İsmail CİNGÖZ
Uluslararası Siyaset Uzmanı
Ortadoğu güvenlik mimarisi, 2026 yılında yaşanan bölgesel çatışmaların ardından önemli bir dönüşüm sürecine girmiştir. ABD merkezli geleneksel güvenlik modelinin krizler karşısındaki kırılganlığının daha görünür hâle gelmesi, bölge ülkelerini kendi askerî, siyasi ve ekonomik kapasitelerine dayanan daha özerk güvenlik mekanizmaları geliştirmeye yöneltmektedir. Bu süreçte Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan ve Mısır arasında oluşturulan R4 mekanizması ile Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, bölgesel güvenliğin yeniden şekillenmesinde dikkat çeken iki önemli gelişme olarak öne çıkmaktadır. Bununla birlikte ortaya çıkan yapıların mevcut aşamada bir “Ortadoğu NATO’su” veya “İslam NATO’su” olarak değerlendirilmesi için henüz erkendir.
Türkiye açısından yaşanan dönüşüm, yalnızca Ortadoğu ile sınırlı değildir. Ankara’nın Suriye, Libya, Gazze, Sudan, Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu politikaları; Pakistan ile stratejik ilişkileri, Azerbaycan ile Şuşa Beyannamesi temelindeki ittifakı ve Türk Devletleri Teşkilatı bünyesinde gelişen güvenlik koordinasyonuyla birlikte değerlendirildiğinde daha geniş bir jeopolitik yaklaşım ortaya çıkmaktadır. Türkiye, güvenliğini yalnızca millî sınırlarında değil, kendisine yönelik tehdit ve baskıların oluşabileceği uzak coğrafyalardan itibaren sağlamaya çalışan çok katmanlı bir stratejik anlayış geliştirmektedir. İsrail, İran, terör tehditleri ve büyük güç rekabeti ise bu güvenlik mimarisini şekillendiren başlıca jeopolitik değişkenlerdir.
Bu çalışma, Türkiye’nin bölgesel güç olmanın ötesine geçerek Körfez, Doğu Akdeniz, Kızıldeniz, Afrika, Kafkasya, Pakistan ve Türkistan arasında bağlantı kurabilen bir stratejik merkez ülkeye dönüşme potansiyelini incelemektedir. Ancak bu dönüşümün sürdürülebilirliği; askerî kapasitenin yanı sıra ekonomik güç, diplomatik denge, stratejik ölçülülük ve aşırı yayılma riskinin etkin biçimde yönetilebilmesine bağlıdır.
Anahtar Kelimeler: Türkiye, Ortadoğu Güvenlik Mimarisi, R4, Mekke Ortak Savunma Anlaşması, Stratejik Merkez Ülke.
Ortadoğu, uzun yıllar boyunca güvenliğini büyük ölçüde bölge dışı güçlerin askerî varlığı ve güvenlik garantileri üzerinden şekillendirdi. Özellikle Körfez ülkelerinin Amerika Birleşik Devletleri (ABD) merkezli savunma anlayışı; askerî üsler, ileri teknoloji silah sistemleri ve Batılı güvenlik garantileri üzerine kuruldu. Ancak 2026 yılında ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askerî harekâtının ardından ortaya çıkan bölgesel savaş ortamı, bu modelin sınırlarını görünür hâle getirdi.[1]
İran’ın Körfez’deki hedeflere yönelik füze ve insansız hava aracı saldırıları, gelişmiş silah sistemlerine sahip olmanın tek başına stratejik güvenlik üretmeye yetmediğini gösterdi. ABD askerî üslerinin dahi İran’ın füze kapasitesinin menzilinde bulunması, Washington merkezli güvenlik sisteminin kırılganlıklarının yeniden tartışılmasına yol açtı.[2]
Bu şartlarda Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan ve Mısır arasında gelişen diplomatik koordinasyon dikkat çekmektedir. 2026 yılında şekillenen R4 (Regional Four/Bölgesel Dörtlü) mekanizması ile Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, Ortadoğu güvenliğinde bölgesel aktörlerin kendi kapasitelerine daha fazla dayanacağı yeni bir dönemin işaretleri olarak okunabilir.[3]
Ancak dönüşümü yalnızca Ortadoğu ile sınırlamak eksik olacaktır. Türkiye’nin Libya, Sudan, Suriye, Gazze ve Kızıldeniz politikaları; Pakistan ile stratejik ilişkileri ve Azerbaycan üzerinden Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) ile derinleşen güvenlik bağları birlikte değerlendirildiğinde daha geniş bir jeopolitik resim ortaya çıkmaktadır:
Türkiye, güvenliğini giderek yalnızca sınırlarında değil, kendisine yönelik risk ve baskıların üretilebileceği uzak coğrafyalardan itibaren sağlamaya çalışan bir stratejik anlayış geliştirmektedir.
.jpeg)
Körfez ülkelerinin güvenlik stratejisinin temelinde uzun süredir ABD’nin bölgedeki askerî varlığı bulunmaktadır. Katar, Bahreyn ve Kuveyt başta olmak üzere bölgedeki Amerikan askerî altyapısı bu sistemin önemli unsurlarıdır.
Ancak 2026 savaşı, bölge dışından sağlanan güvenliğin kriz anında mutlak güvenlik anlamına gelmediğini ortaya koymuştur. Council on Foreign Relations tarafından yayımlanan bir değerlendirmede de Körfez’deki ABD üslerinin İran’ın füze kapasitesi karşısındaki kırılganlığına dikkat çekilmiş ve mevcut üs yapılanmasının yeniden değerlendirilmesi gerektiği savunulmuştur.[4]
Bu nedenle Körfez başkentlerinde artık yalnızca “ABD bizi korur mu?” sorusu değil, “Kendi bölgesel güvenlik sistemimizi nasıl kurabiliriz?” sorusu da önem kazanmaktadır. Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan yakınlaşmasının ve R4 mekanizmasının stratejik değeri burada ortaya çıkmaktadır.
Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan ve Pakistan dışişleri bakanlarının oluşturduğu R4 mekanizmasının ilk toplantısı 19 Mart 2026’da Riyad’da gerçekleştirilmiş, ardından istişareler devam etmiştir.[5] 21 Haziran 2026’da Kahire’de yapılan dördüncü toplantının ortak açıklamasında dört ülke, Ortadoğu ve daha geniş bölgede barış, güvenlik, istikrar ve refah için koordinasyonu sürdürme iradesini ortaya koymuştur.[6]
R4’ün önemi yalnızca dört ülkeyi bir araya getirmesinden kaynaklanmamaktadır. Türkiye NATO tecrübesi, güçlü ordusu ve gelişen savunma sanayisiyle; Pakistan askerî kapasitesi ve nükleer caydırıcılığıyla; Suudi Arabistan ekonomik ve enerji gücüyle; Mısır ise Süveyş Kanalı, Doğu Akdeniz, Kızıldeniz ve Afrika bağlantısıyla birbirini tamamlayabilecek stratejik özelliklere sahiptir.
Lakin R4’ü şimdiden bir “Ortadoğu NATO’su” olarak tanımlamak doğru değildir. Henüz kurumsallaşmış bir askerî ittifak olmayan mekanizma, koordinasyonun kalıcılaşması hâlinde bölgesel krizlerin yönetiminde stratejik istişare ve güçler uyumu platformuna dönüşebilir.[7]
R4 sürecinden daha ileri nitelikteki gelişme, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında 7 Ağustos 2026’da imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşmasıdır. Anlaşma, taraflardan birine yönelik saldırının diğerlerine yönelik saldırı olarak değerlendirilmesi esasına dayanmaktadır.[8] Anlaşmanın önemi kolektif savunma taahhüdüyle sınırlı değildir. Planlanan siyasi ve askerî koordinasyon; ortak tatbikatlardan savunma sanayii iş birliğine, insansız sistemlerden elektronik harbe, siber kapasiteden teknoloji transferine kadar genişleyebilecek bir alan oluşturmaktadır.[9]
Bu noktada Türkiye-Pakistan ilişkileri özel önem taşımaktadır. Nisan 2026’da gerçekleştirilen 20. Türkiye-Pakistan Yüksek Düzeyli Askerî Diyalog Grubu toplantısında bölgesel güvenlik, askerî iş birliği, savunma sanayii, eğitim ve kapasite geliştirme başlıkları ele alınmıştır.[10] Pakistan ayrıca dünyadaki dokuz nükleer silah sahibi devletten biridir. Stockholm International Peace Research Institute (SIPRI) verileri de Pakistan’ı bu ülkeler arasında göstermektedir.[11] Dolayısıyla Pakistan’ın yeni güvenlik yapılanmalarındaki varlığı caydırıcılık algısını artırmaktadır.
Ancak Pakistan’ın nükleer kapasitesinin otomatik biçimde diğer ülkelere bir “nükleer şemsiye” sağladığını söylemek için henüz yeterli hukuki veya resmî dayanak bulunmamaktadır.
Türkiye’nin son yıllardaki dış politika ve güvenlik yaklaşımında belirgin bir zihniyet dönüşümü görülmektedir. Suriye, Irak, Libya, Doğu Akdeniz, Somali, Sudan ve Kızıldeniz gibi farklı sahalar giderek aynı stratejik yaklaşımın parçaları hâline gelmektedir:
Türkiye, tehditleri sınırlarına ulaştıktan sonra karşılamak yerine bunların oluşabileceği veya Türkiye’ye yönlendirilebileceği coğrafyalarda denge üretmeye çalışmaktadır.
Libya bunun önemli örneklerinden biridir. Ankara uzun süre Trablus merkezli yönetimin temel dış destekçilerinden biri olurken, son dönemde doğu Libya’daki aktörlerle de askerî ve siyasi ilişkilerini geliştirmektedir. Bu temasların teknik ve askerî iş birliğine doğru genişlemesi, Türkiye’nin Libya politikasının “bir tarafı desteklemekten” ülkenin tamamıyla ilişki kurmaya doğru evrildiğini göstermektedir.[12]
Bu yaklaşım Türkiye-Mısır normalleşmesini de destekleyebilir. Libya’daki rekabetin yönetilebilir hâle gelmesi, Doğu Akdeniz’den Kızıldeniz’e uzanan daha geniş bir stratejik iş birliği alanı yaratabilir.
Türkiye’nin geliştirmeye çalıştığı yeni bölgesel güvenlik mimarisinde İsrail faktörü göz ardı edilemez. Gazze savaşı sonrasında ilişkilerin sertleşmesi, Suriye’nin geleceğine ilişkin farklılaşan güvenlik yaklaşımları ve Doğu Akdeniz’de kesişen çıkarlar, Türkiye-İsrail ilişkilerini giderek daha belirgin bir jeopolitik rekabet alanına taşımaktadır.[13] Nitekim Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı Nisan 2025’te İsrailli bakanların Türkiye’yi hedef alan açıklamalarını “provokatif” olarak nitelendirmiş,[14] Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da Haziran 2026’da İsrail’in Suriye ve Lübnan’daki askerî faaliyetlerini Türkiye’nin güvenliği açısından tehdit olarak değerlendirmiştir.[15]
Suriye bu rekabetin en hassas sahalarından biridir. Türkiye, ülkenin toprak bütünlüğünü sağlayabilecek ve terör örgütleriyle mücadele edebilecek güçlü bir merkezî yapıdan yana olurken, İsrail’in askerî operasyonlarını bu kapasiteyi zayıflatan bir unsur olarak değerlendirmektedir. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da Türkiye’nin İsrail ile Suriye’de çatışmak istemediğini, ancak İsrail saldırılarının yeni Suriye yönetiminin güvenlik kapasitesini olumsuz etkilediğini belirtmiştir.[16] Buna karşılık iki ülkenin Azerbaycan’ın ev sahipliğinde istenmeyen askerî karşılaşmaları önlemeye yönelik teknik görüşmelere başlaması,[17] Ankara’nın rekabeti doğrudan çatışmaya dönüştürmeden yönetmeye çalıştığını göstermektedir. Fidan’ın Antalya Diplomasi Forumu’ndaki açıklamaları da çatışmasızlık mekanizmalarının bu amaçla geliştirildiğini ortaya koymaktadır.[18]
İsrail faktörü, Türkiye’nin Mısır, Suudi Arabistan, Pakistan, Libya ve Körfez ülkeleriyle geliştirdiği ilişkilerin stratejik değerini de artırmaktadır. Ancak bu yakınlaşmaları yalnızca İsrail üzerinden açıklamak doğru değildir. 2026’daki İsrail-İran ve ABD-İran çatışmaları, bölge ülkeleri açısından İran’ın dengelenmesinin ötesinde, dış güçlere bağımlılığı azaltabilecek daha özerk bir güvenlik düzenine duyulan ihtiyacı da görünür hâle getirmiştir. İran’ın Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan güvenlik yapılanmasına karşı olmadığını ve bölgesel güvenlik iş birliğini olumlu değerlendirebileceğini açıklaması da yeni mekanizmanın yalnızca İran karşıtı bir blok olarak okunamayacağını göstermektedir.[19]
Türkiye-İsrail rekabetinin askerî-teknolojik boyutu da giderek belirginleşmektedir. İsrail’in Türkiye’nin yeniden F-35 programına dönmesi veya F-35 tedarik etmesi ihtimaline yönelik itirazları, rekabetin bölgesel askerî güç dengesi alanına da taşındığını göstermektedir.[20]
Dolayısıyla Türkiye’nin geliştirdiği yeni güvenlik yaklaşımını doğrudan bir “İsrail karşıtı ittifak” şeklinde tanımlamak mevcut verileri aşar. Daha doğru olan, Ankara’nın İsrail, İran, terör tehdidi, büyük güç rekabeti ve bölgesel istikrarsızlık gibi farklı riskleri aynı anda yönetebilecek çok katmanlı bir güvenlik ve dengeleme mimarisi oluşturmaya çalıştığını söylemektir. İsrail bu dönüşümün tek nedeni değil, süreci hızlandıran önemli jeopolitik faktörlerden biridir.
Bu bağlamda Türkiye açısından temel stratejik yaklaşım şöyle özetlenebilir:
Türkiye’nin amacı yeni cepheler oluşturmak değil, kendisine karşı oluşturulabilecek cephelerin stratejik alanını daraltmak olmalıdır.
Ortadoğu’nun yeni jeopolitiğinde Kızıldeniz giderek merkezi bir konuma yükselmektedir. Süveyş Kanalı-Babülmendep-Hint Okyanusu hattı dünya ticaretinin ve enerji taşımacılığının kritik arterlerinden biridir. Bu nedenle Gazze, Sudan, Yemen ve Somali’deki gelişmeleri birbirinden tamamen bağımsız krizler olarak değerlendirmek güçleşmektedir.
Türkiye’nin Somali’deki varlığı, Sudan ile ilişkileri, Gazze politikası ve Kızıldeniz güvenliğine verdiği önem birlikte okunduğunda Ankara’nın Doğu Akdeniz-Kızıldeniz-Afrika Boynuzu-Hint Okyanusu ekseninde stratejik derinlik oluşturmaya çalıştığı görülmektedir.
Pakistan’ın denkleme katılması hattı Güney Asya’ya kadar genişletmektedir:
Pakistan → Körfez → Kızıldeniz → Türkiye → Kafkasya → Türkistan
Bu jeopolitik zincirin güçlenmesi, Türkiye’nin yalnızca bir Ortadoğu aktörü değil, farklı jeopolitik havzaları birbirine bağlayan stratejik merkez ülke niteliğini pekiştirebilir.
Bu dönüşümün önemli fakat henüz yeterince tartışılmayan boyutlarından biri Türk dünyasıdır. Türkiye ile Azerbaycan arasında 2021’de imzalanan Şuşa Beyannamesi, taraflardan birinin bağımsızlığına, egemenliğine, toprak bütünlüğüne veya sınır güvenliğine tehdit yönelmesi hâlinde ortak istişare ve gerekli yardım mekanizmalarının geliştirilmesini öngörmektedir.[21]
Mart 2026’da Türkiye ve Nahçıvan’a yönelik saldırılar sonrasında TDT dışişleri bakanları Türkiye ve Azerbaycan’ın egemenliği, toprak bütünlüğü ve güvenliğine desteklerini açıklamıştır.[22] TDT’nin stratejik belgelerinde de ortak siyasi ve güvenlik istişarelerinin geliştirilmesine giderek daha fazla önem verilmektedir.[23]
Bu nedenle gelecekte Türkiye merkezli Ortadoğu güvenlik yapılanmaları ile TDT arasında çeşitli düzeylerde bağlantılar kurulması ihtimali göz ardı edilmemelidir. Ancak bugün itibarıyla TDT’nin Mekke Anlaşması’na katılacağı yönünde resmî bir karar bulunmamaktadır. Buna karşılık Türkiye-Azerbaycan ittifakı, TDT içindeki güvenlik koordinasyonunun gelişmesi ve Orta Koridor’un stratejik öneminin artması, Ortadoğu ile Türk dünyası arasındaki güvenlik bağlantısını güçlendirebilir.
Yeni güvenlik mimarisi Türkiye açısından önemli fırsatlar sunmaktadır. Savunma sanayii kapasitesi, askerî eğitim tecrübesi, İHA/SİHA teknolojileri, elektronik harp sistemleri ve farklı harekât alanlarında kazanılan tecrübe, Türkiye’yi bölgesel güvenliğin önemli sağlayıcılarından biri hâline getirebilir. Ancak genişleyen jeopolitik etki alanı aynı zamanda stratejik aşırı yayılma riski taşımaktadır. Suriye’den Libya’ya, Kafkasya’dan Kızıldeniz’e, Körfez’den Afrika Boynuzu’na kadar genişleyen sorumlulukların ekonomik, askerî ve diplomatik maliyetleri bulunmaktadır.
Türkiye’nin yeni yapılanmaları İran’a karşı kurulmuş bir cephe görüntüsüne dönüştürmemesi de önemlidir. Ankara’nın avantajı blok siyasetine sıkışmak değil, farklı güç merkezleri arasında denge kurabilme kapasitesidir.
Aynı şekilde bölgesel güvenlik mekanizmaları NATO’nun alternatifi olarak görülmemelidir. Türkiye’nin stratejik kazancı Batı’dan kopmaktan değil; NATO, Avrupa, Ortadoğu, Afrika, Pakistan ve Türk dünyasıyla ilişkilerini aynı anda yönetebilen çok katmanlı bir dış politika mimarisi kurabilmesinden doğacaktır.
Bu çerçevede Ankara açısından öncelik, yeni güvenlik ağlarını katı ittifaklara dönüştürmekten ziyade esnek ve birbirini tamamlayan mekanizmalar hâlinde geliştirmek olmalıdır. R4’ün diplomatik istişare kapasitesi, Mekke Anlaşması’nın savunma boyutu, Türkiye-Azerbaycan ittifakı ve TDT’nin gelişen güvenlik koordinasyonu birbirinin alternatifi değil, farklı jeopolitik havzalarda birbirini tamamlayan halkalar olarak ele alınmalıdır. Böyle bir yaklaşım Türkiye’nin stratejik aşırı yayılma riskini sınırlandırırken bölgesel denge kurucu kapasitesini artırabilir.
Ortadoğu’daki son gelişmeler önemli bir jeopolitik gerçeği yeniden görünür hâle getirmektedir: Türkiye’nin dışlandığı bölgesel denklemler kurulabilir; ancak Türkiye’nin coğrafi, askerî, ekonomik ve siyasi ağırlığı hesaba katılmadan bunların uzun vadeli sürdürülebilirliği giderek zorlaşmaktadır.
2026 savaşı Körfez ülkelerine dışarıdan satın alınan askerî kapasite ile gerçek stratejik güvenlik arasındaki farkı göstermiş; bölge ülkelerinin kendi güvenlik mekanizmalarını geliştirme arayışlarını hızlandırmıştır. R4 bu arayışın diplomatik, Mekke Ortak Savunma Anlaşması ise askerî-stratejik boyutunu temsil etmektedir.
Türkiye açısından ise mesele daha geniştir. Libya, Suriye, Gazze, Sudan, Kızıldeniz ve Körfez politikaları; Pakistan ile stratejik ortaklık ve Azerbaycan-Türk dünyası ekseniyle birlikte değerlendirildiğinde Ankara’nın güvenlik alanını giderek millî sınırlarının ötesinde tanımladığı görülmektedir.
Yeni yapılanmanın klasik anlamda bir “İslam NATO’suna” dönüşüp dönüşmeyeceği henüz bilinmemektedir; hatta mevcut aşamada böyle bir tanımlama erken ve yanıltıcıdır. Buna karşılık daha temel bir dönüşüm belirginleşmektedir:
Ortadoğu güvenliği yalnızca Washington veya diğer bölge dışı başkentlerde tasarlanan bir sistem olmaktan çıkarak Ankara, Riyad, Kahire ve İslamabad’ın da kurucu aktörleri olduğu daha bölgesel bir mimariye doğru ilerlemektedir.
Türkiye bu dönüşümü dengeli biçimde yönetebilirse yalnızca güvenliğini sınırlarının ötesinden tahkim eden bir ülke olmayacak; Körfez ile Akdeniz’i, Afrika ile Kafkasya’yı ve Pakistan ile Türkistan’ı birbirine bağlayan daha geniş bir jeopolitik alanın dengeleyici ve bağlantı kurucu merkezlerinden biri hâline gelebilecektir.
Ancak bunun sürdürülebilirliği askerî kapasite kadar diplomatik ihtiyat, ekonomik güç ve stratejik ölçülülüğe bağlıdır; çünkü küresel güç olmanın ölçüsü yalnızca uzak coğrafyalarda varlık göstermek değil, o coğrafyalardaki gelişmeleri millî çıkarlar doğrultusunda yönetebilmek ve bu etkiyi sürdürülebilir bir düzene dönüştürebilmektir.
İsmail CİNGÖZ: Uluslararası Siyaset Uzmanı; Kapadokya Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Doktora Öğrencisi; BULTÜRK Ankara Temsilcisi; TDPB Basın Kulübü Başkanı. cingozismail01@gmail.com
Dipnotlar
[1] İsmail Numan Telci, “The Emergence of a Regional Security Framework: Türkiye, Pakistan, Saudi Arabia and Egypt”, Al Jazeera Centre for Studies, 14.05.2026. https://studies.aljazeera.net/en/analyses/emergence-regional-security-framework-t%C3%BCrkiye-pakistan-saudi-arabia-and-egypt (Erişim Tarihi: 16.08.2026)
[2] Elliott Abrams, “Rising U.S. Casualties in the Iran War Should Force a Rethink of Middle East Basing”, Council on Foreign Relations (CFR), 21.07.2026. https://www.cfr.org/articles/rising-u-s-casualties-in-the-iran-war-should-force-a-rethink-of-middle-east-bases (Erişim Tarihi: 16.08.2026)
[3] Republic of Türkiye Ministry of Foreign Affairs, “Joint Statement of the R4 Following the Fourth Consultative Meeting of the Foreign Ministers of the Republic of Türkiye, the Arab Republic of Egypt, the Islamic Republic of Pakistan, and the Kingdom of Saudi Arabia”, Kahire, 21.06.2026. https://www.mfa.gov.tr/joint-statement-of-the-r4-following-the-fourth-consultative-meeting-of-the-foreign-ministers-21-june-2026.en.mfa (Erişim Tarihi: 16.08.2026)
[4] Elliott Abrams, “Rising U.S. Casualties in the Iran War Should Force a Rethink of Middle East Basing”, Council on Foreign Relations (CFR), 21.07.2026.
[5] İsmail Numan Telci, “The Emergence of a Regional Security Framework: Türkiye, Pakistan, Saudi Arabia and Egypt”, 14.05.2026.
[6] Republic of Türkiye Ministry of Foreign Affairs, “Joint Statement of the R4 Following the Fourth Consultative Meeting of the Foreign Ministers”, Kahire, 21.06.2026.
[7] Hasan Alhasan, “A New Middle Eastern Quadrilateral Is Taking Shape”, International Institute for Strategic Studies (IISS), 06.05.2026. https://www.iiss.org/online-analysis/online-analysis/2026/05/a-new-middle-eastern-quadrilateral-is-taking-shape/ (Erişim Tarihi: 16.08.2026)
[8] Associated Press, “Saudi Arabia, Turkey and Pakistan Have Signed a Key Defense Agreement”, 7 Ağustos 2026. https://apnews.com/article/saudi-arabia-turkey-pakistan-defense-agreement-58048d4a100befd4d2c18e0cbae58b7c (Erişim Tarihi: 16.08.2026)
[9] Reuters, “Turkey Lays Out Plans for Defence Pact with Pakistan and Saudi Arabia”, 13.08.2026. https://www.reuters.com/world/asia-pacific/turkey-pakistan-saudi-arabia-will-form-political-military-mechanisms-coordinate-2026-08-13/ (Erişim Tarihi: 16.08.2026)
[10] Government of Pakistan, Press Information Department, “20th Round of Pakistan–Türkiye High Level Military Dialogue Group”, Press Release No. 52, Rawalpindi, 07.04.2026. https://pid.gov.pk/site/press_detail/32331 (Erişim Tarihi: 16.08.2026)
[11] Stockholm International Peace Research Institute (SIPRI), “World Nuclear Forces”, SIPRI Yearbook 2026. https://www.sipri.org/visualizations/2026/world-nuclear-forces-january-2026 (Erişim Tarihi: 16.08.2026)
[12] Al Jazeera, “Turkiye and Libya's Haftar Are Boosting Military Ties. Is Egypt Worried?”, 20.07.2026. https://www.aljazeera.com/news/2026/7/20/turkiye-and-libyas-haftar-are-boosting-military-ties-is-egypt-worried (Erişim Tarihi: 16.08.2026)
[13] Reuters, “Israel Hit Syrian Bases Scoped by Turkey, Hinting at Regional Showdown, Sources Say”, 04.04.2025, güncelleme 7 Nisan 2025. https://www.reuters.com/world/middle-east/israel-hit-syrian-bases-scoped-by-turkey-hinting-regional-showdown-sources-say-2025-04-04/ (Erişim Tarihi: 16.08.2026)
[14] T.C. Dışişleri Bakanlığı, “İsrailli Bakanların Ülkemizi Hedef Alan Açıklamaları Hk.”, No: 75, 03.04.2025. https://www.mfa.gov.tr/no_-75_-israilli-bakanlarin-ulkemizi-hedef-alan-aciklamalari-hk.tr.mfa (Erişim Tarihi: 16.08.2026)
[15] Reuters, “Erdogan Says Israel's Attacks on Syria, Lebanon Threaten Turkey Too”, 10.06.2026. https://www.reuters.com/world/middle-east/erdogan-says-israels-attacks-syria-lebanon-threaten-turkey-too-2026-06-10/ (Erişim Tarihi: 16.08.2026)
[16] Republic of Türkiye Ministry of Foreign Affairs, “Interview of H.E. Hakan Fidan, Minister of Foreign Affairs, Reuters”, 04.04.2025. https://www.mfa.gov.tr/interview-of-he-hakan-fidanminister-of-foreign-affairsreuters4-april-2025.en.mfa (Erişim Tarihi: 16.08.2026)
[17] Reuters, “Turkey, Israel Have Begun Talks to Avoid Clashes in Syria, Turkish Sources Say”, 10.04.2025. https://www.reuters.com/world/middle-east/turkey-israel-have-begun-talks-avoid-clashes-syria-turkish-sources-say-2025-04-10/ (Erişim Tarihi: 16.08.2026)
[18] T.C. Dışişleri Bakanlığı, “Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan'ın Dördüncü Antalya Diplomasi Forumu'nda Gerçekleştirdiği Basın Toplantısı”, Antalya, 13.04.2025. https://www.mfa.gov.tr/disisleri-bakani-sayin-hakan-fidan-in-dorduncu-antalya-diplomasi-forumu-nda-gerceklestirdigi-basin-toplantisi13-nisan-2025antalya.tr.mfa (Erişim Tarihi: 16.08.2026)
[19] Reuters, “Iran Says No Reason to Fear Pakistan-Turkey-Saudi Security Pact”, 10.08.2026. https://www.reuters.com/world/asia-pacific/iran-says-no-reason-fear-pakistan-turkey-saudi-security-pact-2026-08-10/ (Erişim Tarihi: 16.08.2026)
[20] Reuters, “Hegseth Cancels Meeting with Netanyahu over Possible Sale of F-35s to Turkey, Source Tells Reuters”, 08.07.2026. https://www.reuters.com/world/middle-east/hegseth-meet-netanyahu-over-possible-sale-f-35s-turkey-source-tells-reuters-2026-07-08/ (Erişim Tarihi: 16.08.2026)
[21] Presidency of the Republic of Azerbaijan, “Shusha Declaration on Allied Relations between the Republic of Azerbaijan and the Republic of Turkey”, 15.06.2021. https://president.az/en/articles/view/52122 (Erişim Tarihi: 16.08.2026)
[22] Republic of Türkiye Ministry of Foreign Affairs, “Joint Statement of the Council of Foreign Ministers of the Organization of Turkic States on Recent Developments in the Middle East”, İstanbul, 07.03.2026. https://www.mfa.gov.tr/joint-statement-of-the-council-of-foreign-ministers-of-the-organization-of-turkic-states-on-recent-developments-in-the-middle-east-istanbul-7-3-2026.en.mfa (Erişim Tarihi: 16.08.2026)
[23] Organization of Turkic States, “Budapest Declaration of the Informal Summit of the Organization of Turkic States”, Budapeşte, 21.05.2025. https://turkicstates.org/u/f/budapest-declaration.pdf (Erişim Tarihi: 16.08.2026)