İsrail hükûmetinin (Bakanlar Kurulu) uluslararası siyasette yaşanan dönemsel gerilimler ve jeopolitik kırılmalar neticesinde aldığı 1915 olaylarını "soykırım" olarak tanıma kararı, rasyonel tarih metodolojisi ve uluslararası hukuk ilkeleri açısından malul bir adımdır. Siyasi meclislerin ve icra organlarının oylama mekanizmalarıyla geçmişe dair adli veya tarihi hükümler üretmeye çalışması, bilimsel tarafsızlığı zedeleyen ideolojik bir yaklaşımdır. 1915 olayları, devletlerin diplomatik yaptırım enstrümanı değil; ancak ve ancak askeri, idari ve adli birincil vesikaların disiplinler arası bir yöntemle tasnif edilmesiyle anlaşılabilir. Bu analizde, uluslararası kamuoyunu manipüle etmeye yönelik siyasi hamlelere karşı; 1915 Sevk ve İskân Kanunu’nun hukuki zemini, savaş dönemi propagandaları ve Osmanlı yargı mekanizmasının ortaya koyduğu irade birincil arşiv belgeleri ışığında incelenecektir.1. Tehcirin Nedeni, Yasal Zemini ve Askeri Zaruretler İlişkisi.jpg)
Ermeni tehcirine yönelik sunulan tek taraflı iddialara karşı en güçlü tarihsel ve hukuki argüman, tehcir kararının ardındaki askeri zaruretler ve kararın dayandığı yasal zemindir. 1915 Sevk ve İskân Kanunu, Birinci Dünya Savaşı’nın yarattığı olağanüstü koşullar altında, Osmanlı İmparatorluğu'nun toprak bütünlüğünü ve ulusal güvenliğini koruma amacıyla almak zorunda kaldığı geçici ve istisnai bir güvenlik önlemidir. Özellikle Doğu Anadolu’da yaşayan Ermeni nüfusun bir kısmının savaş sürecinde Rusya ile iş birliği yapması, taşra merkezlerinde organize isyan girişimlerinde bulunması, düşman güçlerle ittifak kurarak lojistik hatları sabote etmesi ve cephe gerisinde ciddi bir asayiş krizi yaratması, merkezi otoriteyi bu tedbire mecbur bırakmıştır.
27 Mayıs 1915 tarihinde kabul edilen Tehcir Kanunu, Osmanlı hukuk sisteminde istisnai bir mevzuat niteliği taşımakta olup, tamamen askeri ve güvenlik açısından tehdit olarak değerlendirilen unsurların belirli bölgelerden uzaklaştırılmasını ve geçici yer değiştirmelerini düzenlemiştir. Kanunda belirtilen hükümler, devletin toprak bütünlüğünü koruma ve savaş alanındaki askeri stratejiyi güvence altına alma amacıyla oluşturulmuştur. Akademik literatürde tehcir kararı, dönemin savaş koşulları ve devletin merkezi otoriteyi koruma refleksi çerçevesinde değerlendirilmektedir. Kanunun asıl amacı, iddia edilenin aksine metodik bir etnik temizlik veya demografik mühendislik değil; askeri zaruretler nedeniyle cephe güvenliğini tehlikeye atan nüfusu geçici olarak güvenli alanlara nakletmektir. Kanun hükümleri ve idari genelgeler, tehcir edilenlerin can ve mallarının korunmasını da yasal olarak öngörmektedir.
2. Savaş Dönemi Propaganda Metinleri ve İşgal Mahkemelerinin Meşruiyet Sorunu
Ermeni iddialarına ve günümüz siyasi kararlarına referans teşkil eden metinlerin başında 24 Mayıs 1915 tarihli İtilaf Devletleri beyannamesi gelmektedir. Ancak bu beyanname, savaş koşullarında karşı cephede yer alan devletler tarafından tek taraflı ve doğrulanmamış istihbarî bilgilere dayanarak hazırlanmış, psikolojik harp ve propaganda amaçlı siyasi bir açıklamadır; uluslararası hukuk açısından hiçbir bağlayıcılığı bulunmamaktadır.
Benzer şekilde, İngiliz Savaş Propaganda Bürosu (Wellington House) adına Arnold J. Toynbee tarafından hazırlanan "Mavi Kitap" (The Blue Book) adlı eser de savaş dönemi atmosferinde ve tamamen sınırlı/taraflı bilgilere dayanarak kaleme alınmıştır. Toynbee'nin sonraki yıllardaki akademik ifadeleri ve otobiyografik itirafları, ilk dönemdeki kesin yargılarında ciddi değişiklikler olduğunu ve bu çalışmaların tarafsız ve eksiksiz bir tarihi analiz yansıtmadığını açıkça ortaya koymaktadır.
Öte yandan, iddialara dayanak yapılan mütareke dönemi İstanbul Divân-ı Harb-i Örfî yargılamaları ise İtilaf Devletleri'nin doğrudan baskısı altında ve fiili işgal koşullarında gerçekleştirilmiştir. Evrensel hukuk normlarından, savunma hakkından ve adil yargılanma standartlarından uzak, tamamen dönemin işgal otoritelerini memnun etmek üzere tasarlanan bu siyasi mahkemelerin kararları, hukuki ve akademik birer vesika olarak kabul edilemez.
3. Devletin İradesi: Suçluların Yargılanması ve Teşkilat-ı Mahsusa İddiaları
Metodik bir imha veya soykırım politikasının varlığına dair iddiaları kökten çürüten en somut veri, bizzat Osmanlı hükümetinin tehcir sürecindeki suiistimallere karşı ortaya koyduğu adli cezalandırma iradesidir. Tehcir sırasında bazı bölgelerde coğrafi şartlar, idari zafiyetler veya yerel unsurların karıştığı saldırı ve yağma olaylarının yaşandığı bilinmektedir. Bu durum, bazı çevrelerce Teşkilat-ı Mahsusa'nın doğrudan ve planlı bir rolü olduğu iddialarına neden olmuştur. Ancak bu iddiaları destekleyen veriler yetersiz, belgesiz ve zorlama yorumlara dayalıdır.
Arşiv kayıtları, İttihat ve Terakki yönetiminin süreç boyunca askeri ve idari disiplini sağlama çabası içinde olduğunu göstermektedir. Bunun en açık kanıtı, 1915-1916 yıllarında bizzat Osmanlı hükümeti tarafından kurulan tahkik heyetleri ve askeri mahkemelerdir. Bu mahkemeler, tehcir sırasında suç işleyen, emirlere uymayan, Ermeni kafilelerine karşı görevini kötüye kullanan veya asayişi koruyamayan yüzlerce Osmanlı vatandaşını, aşiret mensubunu ve jandarma/memur statüsündeki kamu görevlisini bizzat yargılamıştır. Yargılamalar neticesinde aralarında yüksek rütbeli memurların da bulunduğu suçlular hapis, kürek ve idam dahil en ağır cezalara çarptırılmıştır. Kendi tebaasını sistemli bir şekilde yok etmek isteyen bir devletin, o tebaaya zarar veren kendi memurunu savaşın en kritik evresinde yargılayıp idam etmesi rasyonel ve tarihsel olarak "soykırım" mantığıyla tamamen çelişmektedir.
4. İstatistiksel Çarpıtmalar ve Uluslararası Hukuk Açısından Soykırım Tanımı
Günümüz siyasi kararlarında öne sürülen Ermeni nüfus kayıplarına dair rakamlar arasında rasyonel bir tutarlılık bulunmamaktadır. Savaş öncesi ve sonrası Ermeni nüfusuna dair farklı kaynaklarda (Ermeni Patrikhanesi, Osmanlı nüfus istatistikleri, İngiliz, Fransız ve Amerikan resmi kayıtları) çok ciddi çelişkiler mevcuttur. Siyasi çevrelerce öne sürülen kayıp sayılarının abartılı olduğu ve yaşanan trajik kayıpların planlı bir imhadan değil; I. Dünya Savaşı'nın getirdiği yıkıcı kıtlık, lojistik imkânsızlıklar, salgın hastalıklar (tifüs, kolera), asayiş sorunları ve karşılıklı etnik çatışmalar gibi amansız savaş koşullarından kaynaklandığı ortadadır. Demografik düşüş tek başına bir soykırım kanıtı olarak kabul edilemez.
Hukuki açıdan bakıldığında, "Soykırım" (Genocide) kavramı esnek bir siyasi etiket değil; 1948 tarihli Birleşmiş Milletler Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi ile sınırları kesin olarak çizilmiş teknik bir hukuki terimdir. Bir eylemin bu suç kapsamında değerlendirilebilmesi için adli makamlarca kanıtlanmış bir "özel imha kastının” varlığı ve yetkili bir uluslararası mahkemenin (Lahey Uluslararası Adalet Divanı gibi) bu yönde verilmiş kesinleşmiş bir hükmü bulunmalıdır. 1915 olaylarına dair uluslararası alanda tanımlanmış böyle bir mahkeme kararı mevcut değildir. Dolayısıyla, İsrail kabinesinin kararı uluslararası hukuk literatüründe hiçbir bağlayıcılığa sahip olamaz.
Sonuç: Siyasetin Sınırları ve Arşivlerin Hakikati
İttihat ve Terakki'nin Türkçülük ideolojisinin homojen bir ulus devlet arayışıyla 1915 tehcirini planladığı yönündeki iddialar belgesiz ve kanıtlanmamıştır. Tehcir, öncelikli olarak dünya savaşının getirdiği varoluşsal tehditlere karşı devletin geliştirdiği bir kriz yönetimi ve güvenlik refleksidir. Tarihin farklı dönemlerinde yaşanan bölgesel çatışmalar veya sürgünler, 1915 tehcirini önceden planlanmış determinist bir politikanın parçası olarak göstermez; zira her dönemin kendine özgü askeri, sosyal ve ekonomik koşulları mevcuttur.
Sonuç olarak; İsrail hükümetinin attığı bu adım, tarihsel vesikalara dayanan bilimsel bir realiteyi değil, dönemsel konjonktürün siyasi bir yansımasını ifade etmektedir. Gerçek tarih, meclis veya kabine oylamalarıyla değil; arşivlerin tarafsızca açılması, disiplinler arası akademik yöntemlerin işletilmesi ve birincil belgelere dayalı akademik literatürün dikkate alınmasıyla tecelli eder. Siyasetin konjonktürel hükümleri geçici, birincil vesikaların sunduğu tarihsel hakikatler ise kalıcıdır.
Hüseyin Alpaslan
Tarihçi-Yazar.
Kaynak: Hüseyin Alpaslan, Ermeni İddialarına Tarihi Reddiye, Nobel Bilimsel Eserler, Ankara, 2026, s. 328-330.