Tarih, yalnızca büyük orduların karşı karşıya geldiği meydan muharebelerinden ibaret değildir. Asıl trajediler, savaşın gölgesinde kalan, cephe gerisinde savunmasız sivillerin hedef alındığı kuytu köşelerde yaşanır. Birinci Dünya Savaşı’nın en çetin günlerinde, 1915 yılında Diyarbakır Vilayeti sınırlarında yaşanan Merseni Deresi Katliamı, cephe gerisinde tırmanan güvenlik krizini ve sivil nüfusun uğradığı vahşeti gözler önüne seren en acı örneklerden biridir.
Hadisenin yaşandığı dönemde, Diyarbakır’daki Müslüman nüfusun eli silah tutan erkeklerinin ezici çoğunluğu Osmanlı ordusu saflarında, farklı cephelerde vatan savunmasındaydı. Köylerde yalnızca yaşlılar, kadınlar ve çocuklar kalmıştı. İşte bu savunmasızlığı fırsat bilen ve Diyarbakır merkezine bağlı Şark nahiyesinden Arzo oğlu ile Şaniköy Ermenilerinden "Holen" önderliğinde teşkil edilen silahlı komiteci çete, Hızır İlyas köyünü doğrudan hedef aldı. Tarlada rızkının peşinde çalışan kadın ve çocuklar, silah zoruyla toplanarak Merseni Deresi mevkiine götürüldü. Burada yaşananlar, yalnızca bir saldırı değil, insanlık dışı bir kıyımdı: Saldırıya uğrayan Müslüman siviller, ateşli silahlar ve hançerlerle katledildi; kadınların ırzına tasallut edildi ve cenazeleri dahi vahşice tahrip edildi.Merseni Deresi’nde yaşanan bu acı hadise, münferit bir adli vaka olmanın çok ötesindedir. Bölgeden Hükûmete gelen arşiv belgeleri ve tanıklıklar; saldırıların sistemli, organize ve doğrudan devletin egemenliğini yok etmeyi amaçlayan bir stratejinin parçası olduğunu belgelemektedir.
Eli silah tutan erkeklerin yokluğunda sivil nüfusa yönelen bu gayriinsani saldırılar, devletin sahada ne denli büyük bir tehdit ve güvenlik riskiyle karşı karşıya kaldığını net bir şekilde göstermektedir.
Bugün 1915 olayları tartışılırken sıkça göz ardı edilen en temel husus, Osmanlı Devleti’ni sevk ve iskân (tehcir) kararını almaya sevk eden sahadaki acı gerçeklerdir. Diyarbakır dosyası ve Merseni Deresi örneği açıkça kanıtlamaktadır ki; 1915’te alınan kararlar, bir keyfiyetin ya da siyasi bir tercihin sonucu değildir.
Devlet, bir yandan cephede imparatorluğun varlığını korumaya çalışırken, diğer yandan cephe gerisinde kendi vatandaşının can emniyetini sağlamak zorundaydı. Organize isyanları bastırmak, çete faaliyetlerini durdurmak ve savunmasız sivil halkın katledilmesini önlemek adına alınan tedbirler, kaçınılmaz ve meşru bir devlet refleksi olarak hayata geçirilmiştir.
Merseni Deresi’nde hayatını kaybeden masum kadın ve çocukların trajedisi, 1915 yılının karmaşık ve kanlı atmosferini anlamak isteyen herkes için tarihi bir vesikadır. Bölgede yaşanan vahşetin yalnızca küçük bir kısmını yansıtan bu olay, tarihin tek taraflı okunamayacağını, sivil halkın yaşadığı acıların ve devletin karşı karşıya kaldığı varoluşsal tehditlerin görmezden gelinemeyeceğini bir kez daha hatırlatmaktadır.
Tarihi, iddialar üzerinden değil; Merseni Deresi gibi somut belgeler ve belgelerin işaret ettiği yalın gerçekler üzerinden okumak hem geçmişe hem de kaybettiğimiz masum canların aziz hatırasına olan en büyük borcumuzdur.
Hüseyin Alpaslan
Tarihçi-Yazar
Kaynak: Ermeni Komitelerinin Emelleri ve İhtilal Hareketleri, Meşruiyetten Önce ve Sonra, Haz. Mehmet Kanar, Der Yayınları, İstanbul, 2001, s. 412-413.